Bağrı Yanık Ömer

Millî Eğitim Bakanlığınca Türk ve dünya edebiyatından seçilerek oluşturulan 100 Temel Eser, çocuklarımıza okuma alışkanlığı kazandırılmasında önemli bir rol oynamaktadır. Millî Eğitim Bakanlığının bu çalışmasını, ülkemizdeki okuma oranını arttırmaya ve dilimizin gelişimini sağlamaya yönelik önemli bir çaba olarak görüyoruz.

Tükendi

Millî Eğitim Bakanlığınca Türk ve dünya edebiyatından seçilerek oluşturulan 100 Temel Eser, çocuklarımıza okuma alışkanlığı kazandırılmasında önemli bir rol oynamaktadır.

 

   Millî Eğitim Bakanlığının bu çalışmasını, ülkemizdeki okuma oranını arttırmaya ve dilimizin gelişimini sağlamaya yönelik önemli bir çaba olarak görüyoruz.          

 

   Aynı eserleri okumuş, o eserlerdeki duygu ve düşünce zenginliğini kazanmış bireylerin oluşturacağı bir toplumun daha hoşgörülü ve paylaşımcı olacağını düşünüyoruz.

 

   İlköğretim seviyesindeki çocuklarımıza bu eserleri okutmayı başarabilirsek okuyan, bilinçli ve gelişmiş bir toplum olma yolunda ilk adımı atmış olacağız. 

Kategori Roman
Cilt Türü Karton Kapak
Basım Tarihi: 2015
Basım Yeri: Ankara
Baskı Sayısı 1. baskı
Ebat: 13.5X21.5
Dil: Türkçe
Kâğıt Türü: Kitap Kâğıdı
Sayfa Sayısı: 144
Barkod: 9786051214375
ISBN: 978-605-121-437-5
Mahmut Yesari

5 Mayıs 1895te İstanbul Emirganda dünyaya geldi. Babası Mehmet Fahrettin Bey, annesi Memduha Hanımdır.

Mahmut Yesari, ilköğrenimini Burhan-ı Terakki Mektebinde tamamladıktan sonra rüştiyeye başladı. Resim ve yazıya büyük ilgi duydu. Şevket Toker, onun ‘‘el yazısının güzelliğini, resim ve karikatür yeteneğini, sanatçı yönlerini soyaçekim yolu ile ünlü birer hattat olan atalarından aldığını belirtti. Babasının hazinesinden faydalan. On üç yaşındayken ilk karikatürünü dönemin gazetelerinden olan Gıdıka gönderdi. Karikatürde yer alan kişi Maarif Nazırı Emrullah Efendi idi. Sonrasında karikatür, Gıdıkın Kânunuevvel 1326da yayımlanan 16 numaralı nüshasının ilk sayfasında yayımlan. Yesari böylece yazın dünyasına ilk adımını attı. Gedikpaşada bulunan Mekteb-i Tefeyyüz’ün rüştiye kısmının son sınıfındayken Tefeyyüz adında bir mecmua çıkar. Mecmuanın yazı, tasarım, basım gibi işlerini kendisi yaptı. Tefeyyüz’ü mektepteki öğrencilere bir kuruşa sattı. Bu, dönem gazetelerinin fiyatları göz önüne alındığında oldukça düşük bir ücretti. Buna rağmen mecmuayı çıkarmaya devam etti. Tefeyyüz, mektep idadisinin son sınıfının çıkardığı gazeteden daha fazla sattı. Ancak mecmua, bir süre sonra eski ilgiyi görmedi. Tefeyyüz, şöhret ya da para açısından tatmin edici bir uğraş olmamasına rağmen sonraki yıllarda aktif bir şekilde rol alacağı yazın hayatı için iyi bir tecrübe oldu. Mahmut Yesari, rüştiye bitimiyle birlikte tahsiline İstanbul Sultanisinde devam etti. Sonrasında Sanayi-i Nefiseye girdi. Buradaki eğitimine başladıktan kısa bir süre sonra -1. Dünya Savaşı devam ederken- eğitimine ara verip gönüllü olarak ihtiyat zabiti görevi ile Çanakkale Cephesine gönderildi. Burada geçirdiği zaman ona çok şey kattı. Bu süreçte gözlemler yaptı, yazmayı terk etmedi.

Yesari bir müddet sonra Anafartalar’a sevk edildi. Burada, o zaman Anafartalar Grup Kumandanı olan Miralay Mustafa Kemali gör.

Mahmut Yesari, Çanakkale Savaşı devam ederken hava değişimi ile İstanbula gönderildi. Burada bir süre Kadıköy 12. Depo Alayında görevlendirildi. Sevkiyatın olduğu günler yoğun geçerken görevi olmadığı vakitleri ise okuyarak geçirdi. Arkadaşı mühendis Saffet Suat Yalçın ile birlikte hareket ettikleri o günlerde ‘‘piyes yazmak sevdasına’’ düştü. Paul Bourgetnin küçük bir hikâyesini okuduktan sonra aldığı ilhamla birlikte Kefaret adlı tiyatro eserini kaleme al. Eseri yazdıktan sonra Saffet Suat Yalçına gösterdi. Ardından eseri Dârülbedâyi-i Osmanî heyet-i edebiyye azası üyelerinden ve Saffet Suat Yalçının babası olan Şair Hüseyin Suat Beye teslim etti. Günler sonrasında Yesari, Kefaret ile ilgili görüşme yapılmak üzere Dârülbedâyiye çağırıldı.

Heyet eseri beğendi ancak son perdesinin son sahnesinin tekrar düzenlenmesi gerektiğini de belirtti. Yesari, Hüseyin Suat Bey ile görüşmesinde eserde bir değişiklik yapmamak için diretti. Hüseyin Suat Bey, ilgili düzeltmeyi yapmak için Yesariye İbnürrefik Ahmet Nuriyi önerse de Yesari bunu kabul etmedi. Bunun üzerine Kefaret, Yesari’nin kaleme aldığı ilk tiyatro eseri olarak kayıplara karıştı. Bu tecrübenin sonucunda Yesari tiyatroya gireceği ile ilgili kendisine bir söz verir ve bununla ilgili çalışmalar yapmaya başladı. Ancak bu dönemde yazdıklarının çoğunu yırtıp attı.

Bu dönemde Yesari, hiçbir tecrübesi olmamasına rağmen ‘‘başmuharrir de oldu. “Nasıl Başmuharrir Oldum” isimli yazısında bu durumu şu şekilde özetledi: ‘‘Matbuat çeşmesinden bir katre su içmeden, matbuat kapısından bir lokma ekmek yemeden başmuharrir olmak, zannediyorum ki bir talih cilvesidir. Yesarinin ‘‘çocukluk arkadaşım’’ dediği Saffet, Hüseyin Cahit Yalçının ağabeyi olan Dr. Hüseyin Suatın oğlu idi. Saffetin eniştesi olan Ebülcihat Ali Rıza, Yesariye bir gazete çıkaracağının haberini vererek iş teklifinde bulundu. Henüz terhis olmamış Yesari, işsizliğini de hesaba katarak kabul etti. Yazıhanede yapılan toplantıda gazetenin patronu konumunda olan Muhsin Sabahattin, her şeyin hazır olduğunu heyecanlı bir şekilde anlattı. Ertesi gün Yesari ve Saffet, çalışmak için kolları sıvarlar fakat ortada hazır olan herhangi bir şey yoktu. Başmuharrir, muharrirler, patron, matbaa elemanları görünürde değillerdi. Bunun üzerine verilen emirle ikili yazmaya başladı. Yesari başmakale yazdı, Saffet tercümeler yaptı. Bu gidişat ile birlikte Nizam gazetesinin ayakta kalışı yedi gün sürdü. Gazetenin bir haftalık matbaa ücreti verilmediği için basım ve dağıtım işleri sonlandırıldı.

Yesari ilk olarak telif bir eserle tiyatroya girmek istese de bu mümkün olmadı. İlk olarak Andre Mychonun Le Petit Babouin adlı bir perdelik komedisini Fidan Zehra adı ile adapte etti. 1919 yılında kaleme aldığı bu eser, Nedim mecmuasında üç hafta boyunca neşredildi. Sonrasında ise kitap halinde basılarak okuyuculara dağıtıl. Bu, onun adını taşıyan, basılmış ilk eseri idi. Ancak eser, o dönemin yeni şöhretlerinden Faruk Nafiz tarafından fecaat olarak nitelendirdi.

Bundan iki yıl sonra Emile Fabreın La Maison Sous L’orange eserini ilk olarak Tufan adıyla adapte etti ve eseri Dârülbedâyiye sundu. Heyet üyelerinden olan Savni Rıza Bey, eserin adını Harap Yurt olarak değiştirdi ve bu değişiklik Yesari tarafından da memnuniyetle kabul gör. Harap Yurt Muhsin Ertuğrul öncülüğünde sahnelendi, büyük bir beğeni topladı. Bu tiyatro eserinde imza olarak Memduh Suat adını kullan. Harap Yurt adaptesinden sonra Yesari, ilk telif eseri olan Yarasaları kaleme al. Üç perdelik eser, 1921 Ramazanında oynan. Bu eser de büyük bir sükse yaratınca Yesari ismi yazın dünyasında duyuldu. Akşam gazetesinde tiyatro tenkitleri yazmaya başladı.

1923 yılına gelindiğinde Yesari, Reşat Nurinin teklifiyle bir mecmua çıkar. Kelebek adını verdikleri bu mizah mecmuası, 12 Nisan 1923’ten 25 Eylül 1924’e kadar her hafta perşembe günleri yayımlan. Toplamda 77 sayı boyunca yayımlanmış olan mecmuanın kurucuları arasında Yesari ve Reşat Nuriden başka, İbnürrefik Ahmet Nuri ve Ressam Ahmet Münif gibi isimler de vardı.

Dergi yöneticisi yazarlar, ressam ihtiyacını Ahmet Münifle, yazar ihtiyacını da İbnürrefik Ahmet Nuri ile giderdikten sonra Devlet Matbaasında çalışmaya koyuldular. İlk nüsha böylece çıktı ancak güçlük burada bitmedi. Yapılan satışlar, üretimdeki masrafa denk gelmemekteydi. Ancak buna rağmen yazmaya devam ettiler. Yesarinin ümitsizliğini, Reşat Nurinin tecrübesi yatıştır. Sonrasında ise Kelebek, dönemin en önemli mizah dergilerinden biri hâline geldi.

Mahmut Yesari, bu yıllarda Bir Namus Meselesi ile birlikte roman türünde de yazmaya başladı. Eser, Kelebek mecmuasında tefrika edildi. Bu tecrübesi ile ilgili detayları Bir Namus Meselesi adlı yazısında anlat. Ayrıca Mahmut Yesari söz konusu hatırasında, aldığı bir mektuba da değindi. Mektup İstanbulda bulunan bir tüccara aitti. Mektuba göre romanda anlatılan olaylar gerçekti ve yer alan karakter de bu tüccardı. Tüccar, ‘‘namus-ı ticarim var iki paralık olacağım’’ diyerek Yesariye serzenişte bulundu. Ancak Yesari, bahsi geçen tüccarla daha önce hiç karşılaşmamıştı. Yaşanan bu olay üzerine Yesari, eserin çıkan ilk nüshasına bir açıklama ekleyerek, bahsi geçen olaylar ve kişilerin hayal ürünü olduğunu belirtti. Artık Yesari roman ve hikâye türlerinde de eserler vermeye başladı. Bu eserler dönemin ünlü gazete ve mecmualarından olan Yedigün, İkdam, Resimli Ay, Cumhuriyet, Kelebek gibi yerlerde tefrika edildi ve yer al.

Mahmut Yesari, terhis olduğu andan itibaren yazmaya devam etti. Yazı dışında başka bir gelir kaynağı yoktu. Hayatını kalemiyle kazan ve ‘‘mecbur kalmadıkça” da yazmadı. Naci Sadullaha göre, Mahmut Yesarinin yazı defteri, âdeta bir çek defteri gibi idi. Yesari yazı defterini, sırası geldikçe dolan bir çek defteri gibi kullanırdı. Yesari, yüzlerce eser kaleme al ancak bu eserlerden oldukça az kazanç elde etti. ‘‘Acılardan gayri bir şey vermemesine, çok az, ölü fiyatlarla yapıtlarını yayıncılara kaptırmasına, sık sık parasız kalmasına rağmen’’ yaşamı boyunca yazdı.

Yüzlerce eser kaleme almasına karşın yaşamının büyük bir bölümünü ekonomik darlık içinde geçirdiğinin Yesari de farkında idi. Bu tutarsızlığa bir tür ‘‘sömürü’’ gözüyle baktı. Parasız kalmak, onun için Babıali kaldırımına düşmekti. Buradaki gazete, dergi ve kitapçılar, yazarlara hiçbir zaman hak ettikleri ücreti vermemişlerdi. Bundan dolayı hayatını yazılarıyla kazanan yazarlarımız da oldukça azdı. Memurluklarının ya da gelir getirebilecek herhangi bir işlerinin yanı sıra yazarlık yapan yazarlar, diğerleri kadar üretici yazar değillerdi. Kimi yazar, var olmak için yazmış; kimi yazar da yazmak için var olmuştu. Yesari, yazarak var olmaya çalışan, ‘‘Babıali kaldırımının ikiyüzlülüğünü’’ bilen ve maddi darlık karşısında ‘‘ayakta kalmaya uğraşan’’ yazarlardan biri idi. Bunun yanında oldukça cömert ve tokgözlü bir insandı. O, yazı işlerinde aldatılmayı sever; alacaklarının peşinden koşmazdı.

Bir dönem ‘‘gazeteciliğe küsen’’ Yesari, 111 günlüğüne memuriyet yaşamına atıl. Bu günlerle ilgili anılarını, Memurluğumun Hatıraları başlıklı yazılarında kaleme al. Yeni şirket kuran bir arkadaşının teklifi ile işine başladı. Bu sırada gözlemler yapmayı da ihmal etmedi. Memuriyetin kendine has birtakım kelimelerinin, ritüellerinin, çalışma şekillerinin olduğunu belirtti. ‘‘Zapt u rapt, mâfevk mâdun, âmir memur’’ gibi kavramların memurluktaki önemine vurgu yaptı.

Yesari’ye göre memuriyette işini doğru ve hızlı yapmak, göze girmek için yeterli değildi. İşi yapmasa bile ‘‘yapıyor görünmek’’ lazımdı. Kalemler arasında dolaşan biri göze batarken, bir deste kâğıdı kucaklamış bir vaziyette dolaşan biri ‘‘vazifesine mukdim’’ olarak nitelendirilirdi. Memuriyetteki bu tecrübe, ona Tavsiyenâme adlı tiyatro eserini yazması için de ilham teşkil etti.

Mahmut Yesari, sonu ayrılıkla biten toplamda üç evlilik yaptı. İlk evliliğinde oğlu Afif Yesari dünyaya geldi. O henüz yedi aylıkken Yesari ilk evliliğini sonlandırdı.

Oğlunun, arkadaşlarının ve üçüncü evliliğini yaptığı Cahit Uçukun da belirtmiş olduğu üzere Yesari, çok alkol kullanıyordu. Ancak yazdıklarını her zaman ‘‘ayık kafayla ve büyük bir titizlikle’’ yazardı.

Bohem tarzda yaşasa da yazma disiplininden hayatında, yazı yazmaması, yazıyı vaktinde vermemesi için bir tek fors majör, “Ölümdür.” derdi.

İkinci evliliği ile ilgili bilgi sahibi olamadığımız Yesari, üçüncü ve son evliliğini o dönemin hikâye ve roman yazarlarından Cahit Uçuk ile gerçekleştirdi. Bu evliliğin gerçekleştiği 1935 yılında Yesari, Cahit Uçuktan yirmi yaş büyüktü. Yine Cahit Uçukun ifadesine göre evlilik teklifi kendisinden geldi. Bu sırada ‘‘Kara Kedi’’ adında bir mizah dergisi çıkarma hayalleri kurdular. Cahit Uçuk bu konuda pek hevesli olsa da Yesari, o dönem yokluklar içerisinde mecmua çıkarmanın zorluğunu biliyordu.

Bu evlilik her ikisinin de memnun olduğu arkadaşça bir evlilik idi. Yesari ‘‘artık eski, sahipsiz Yesari’’ değildi. Giyimine, kuşamına, sofrasına baktıkça yaşama sevincini geri kazanmış bir görüntü çizdi.

Cahit Uçuk’un ‘‘minnettar’’ kelimesini kullanışı bilinçli idi. Ona göre Yesari, annesinin ikinci çocuğu olarak, hiç sevgi görmemişti. Yesarinin içindeki bu boşluğu Cahit Uçuk tamamlamış, bunun karşılığında da Yesari, ‘‘minnettar’’ olmuştu. Yaşadığı bohem hayat artık yerini artık ‘‘muntazam bir adama’’ bırakmıştı. Belirli bir mekânının oluşu karşısında Yesari, mutlu idi.

Muntazam bir tarzda yaşıyor olsa da Yesari evliliğinin ikinci yılında, bohem hayatının yorgunluğunu hissetti. Bu durum kısa sürede sağlığına yansıdı. Cahit Uçukun aile dostu olan Doktor Fazıl Şerafettin Bey, ciğer rahatsızlığı geçirmekte olduğu tanısını koydu ve Yesariyi Yakacık Sanatoryumuna sevk etti. Durumdan haberdar olan Cahit Uçukun ailesi, kızlarının Yesari ile yaşamasına razı değildi. Ancak Cahit Uçuk, Yesariyi o hâlde bırakmak istemedi. Bu sırada Beyoğlundaki evden Mühürdar çevresine taşındılar. İki kişinin sırtlandığı geçim yükünü artık Cahit Uçuk, tek başına sırtlanmak durumunda kalmıştı. Haftada üç gün ‘‘elleri yiyecekler, kitaplar, Fransızca gazetelerle dolu’’ bir vaziyette Yesariyi ziyarete geldi. Gündüz çalışırken, gece yarısına kadar da roman yazımıyla uğraştı. Bir ayda Zümrüt Yüzük adında bir polisiye roman yazdı, Yesariye verdi. Yesari kendi üslubuna çevirdikten sonra romanı basıma gönderdi. Roman ilgiyle karşılandıktan sonra Cahit Uçuk, Yıkık Çardak adlı ikinci romanı yazdı. Yesari tekrar elden geçirdi ve eser, Yesari imzasıyla basıl. Yesari ayrıca burada geçirdiği günlere dair gözlem ve tahlillerini Yakacık Mektupları adıyla kaleme aldı.

Zaman geçtikçe Yesari iyileşmeye başladı. Ancak tam anlamıyla bir iyileşme mümkün değildi. Başhekim İhsan Rıfat Bey, bu süreçte Yesari ile yakından ilgiliydi. Yesarinin sekiz aylık tedavi süresi boyunca ‘‘Başhekim İhsan Rıfat Beyin yüksek şefkati ve insanlığı’’ oldukça önemliydi. Sanatoryumdan çıkan Yesari, Cahit Uçuk ile yaşadığı eve döndü. Vücutça kendisini toparlamış olsa da iyileşme, tam anlamıyla mümkün olmadı. Döndüğünde bohem yaşamının ritüellerini tekrar etmeye başladı. Sanatoryuma diye evden çıktığı bir günün sonrasında on beş gün boyunca dönmedi. Eşi Cahit Uçuk birkaç gazete ve Gazeteciler Cemiyetine Yesarinin sanatoryumdan kaçtığını, gece eve dönmediğinin haberini verdi. Araştırma sonucunda Yesariye ulaşılamadı. On beşinci günün sonunda eve döndüğünde ise sağlığı eskisinden daha kötü bir vaziyetteydi. Cahit Uçuk, onun bohem hayatından kopmadan yaşayacağına emin oldu; ailesinin ve dostlarının da uzun zamandır devam eden ısrarları üzerine Yesariden ayrılma kararı al. Yesari bu karara itiraz etmedi, boşanmayı kabul etti.

 

O, hür bir adamdı. Yazdıklarıyla, yaşamıyla belirli bir yere, şeye ya da kişiye bağlı kalmadan, dilediği gibi yaşayıp, dilediği gibi yazma huyundan vazgeçmedi. 1920li yıllarda meraktan mason locasına katıl. Nasıl Mason Oldum başlıklı yazısında, mason locasının işleyiş, mekân ve kişilerine dair gözlemlerine yer verdi. Mason locasına katılımını gizleme gereği duymadı. ‘‘Bu cemiyetin gayesi insanlara, insaniyete hizmettir. Gayesi bu kadar temiz olan bir şeyi gizlemeye ne lüzum var?’’ diyen Yesari, buradaki kabul merasimine, mekânın dizayn ve motiflerinin yanı sıra çeşitli ritüellerine de değindi.

Sağlığı el verdiği müddetçe yazan ve yaşamını yazarak kazanmış olan Yesarinin hayatının son dönemlerinde hep hastaneler vardı. İlk sanatoryum tecrübesinden bu yana bohem tarzda yaşamaya devam etti. Bu durum da onun giderek sağlığını kaybetmesine neden oldu. Bir süre sonra ayakta kalamadı ve hastaneye başvurdu. Son sanatoryum günleri de böylece başladı. Bu sırada oğlu Afif Yesari ve birkaç dostunun dışında onu ziyarete giden kimse yoktu. Yesari, oğlundan ‘‘defter, kalem, cetvel ve makas istedi. Son anlarına dek yazı işleriyle uğraştı. Geçen zamanın ardından durumu daha da ağırlaşan Yesari, kaldırıldığı Yakacık Sanatoryumu’nda 16 Ağustos 1945 tarihinde vefat etti. Ertesi gün ölüm haberi ile gazete ve mecmualarda kendisine yer bulan Yesari, yaşamı boyunca eleştirdiği vefasızlığa bu kez kendisi uğradı. Onunla birlikte ‘‘kadehdaşlık edenler, sofrasında bulunanlar, evinde yatıp kalkanlar” bile cenazeye gitmemişlerdi. Yesarinin cenazesi Kadıköyde Osman Ağa Camiinden kaldırılarak Çamlıca Çataldağda bulunan aile mezarlığına defnedildi.

Ölümünün ardından Hikmet Feridun, Nahit Sırrı Örik, Murat Sertoğlu, Neriman Hikmet gibi isimler, Yesari ile ilgili kıymetli noktalara değinmişlerdi. Oğlu Afif Yesari de babasının kıymetinin bilinmemesi konusunda üzgündü. Bu hususta sitem ederek şu ifadelerde bulundu:

‘‘Ve ne yazık ki Türk edebiyatına bunca ölümsüz, güçlü yapıtlar veren, Türk edebiyatında kendine özgü bir yeri olan, yapıtları yabancı dillere de çevrilen Mahmut Yesarinin, ölümünden sonra birkaç yıl, basında, üstünkörü, âdet yerini bulsun kabilinden sözü edilmiş, sonra âdeta unutulmuş, ne basın, ne de TRT, TV, bunca yıl ne doğum ne de ölüm yıldönümlerinden, Mahmut Yesariden söz etmiştir. 5 Mayıs 1895le 16 Ağustos 1945 arasına sıkışan, güçlü yapıtlarla dopdolu, kısacık, gerçek bir yaşam öyküsünün özetidir bu. Babamı, 16 Ağustos 1945te yitirdim. Romancı Mahmut Yesari, hâlâ yaşıyor.’’

ESERLERİ

ROMANLARI

Bir Namus Meselesi

Çoban Yıldızı 

Çulluk

Pervin Abla 

Ak Saçlı Genç Kız

Bağrı Yanık Ömer

Kırlangıçlar

Bahçemde Bir Gül Açtı

Su Sinekleri

Kalbimin Suçu

Şeytan Tüyü

Ölünün Gözler

Tipi Dindi

Taş Bebek

Sevda İhtikârı

Aşk Yarışı

Gölgede Kahraman

Kanlı Sır

Yıkık Çardak

Leyleğin Attığı Yavru

Yakut Yüzük

Dağ Rüzgârları

Yaşamağa Mahkûm

Sevda Geceleri

Bir Aşk Uçurumu

Sağanak Altında

Topuzun Kısmeti

Gece Yürüyüşü

 

HİKÂYE

Geceleyin Sokaklar

 

TİYATRO

Aman Hayret Biraz Gayret

Bay-Bayan

Bir Hayal Kırıklığı

Çılgın Kaynana

Deli mi?

Erkek Güzeli

Fener Nöbeti

Hadi Gene İyisin

Hanife Teyze Hizmetçi

Harap Yurt

Hasbahçe

İbret

Kaderden Kadere

Kadınlar Saltanatı

Kâhya Kadın

Kaplıca Oteli

Karga ile Tilki

Karım ve Metresim

Karmakarışık

Kart Horoz

Kayıp Yüzünden Kazanç

Kazma Kuyuyu

Mebus mu Zam mı?

Müthiş Bir Hastalık

Pencereden Pencereye

Sakallı Gelin

Sancak-ı Şerif

Serseri

Soyulan Hırsız

Sönen Ocak

Sürtük

Sütten Ağzım Yandı

Tavsiye Mektupları

Telli Turna

Uçurum (Yıkılan Yuva)

Vefakâr Öğretmen

Yalı Uşağı

Yarasalar

Yekta Efendi Ailesi

Kaynak:

Elif Öksüz, Mahmut Yesari’nin Romanlarında Yapı ve İzlek, Karadeniz Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, Elif Öksüz, Trabzon 2010.

Oğuzhan Ay, Mahmut Yesari’nin Tiyatro Eserleri Üzerine Tematik Bir İnceleme, Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Bursa 2021.

Kullanıcı Yorumları

Henüz hiç yorum yapılmadı.

Yorum Yap

Yorum yapmak için kullanıcı hesabınızla giriş yapmalısınız!

Giriş yapmak için lütfen tıklayınız.